Arşın Mal Alan
- 18 Oca
- 2 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 1 Şub
Bu kez filmi babam seçmedi. Ben söyledim. Okuldan gelince odama kapanıp yine biraz araştırma yapmıştım. Geçen sefer yazdığım mektubun üstüne, sanki içimde “bir sonraki sayfa” açılmış gibiydi. Üzeyir Hacıbəyov’un adını yazınca karşıma hep aynı iki eser çıkıyordu: O Olmasın, Bu Olsun ve Arşın Mal Alan. Ben birini izlemiştim. Diğeri masanın üzerinde bekleyen bir kitap gibi duruyordu. Salona çıktığımda babam çayı tazeliyordu. Televizyon kapalıydı. Evde o akşamüstü sessizliği vardı; dışarıdan sadece arada bir araba sesi geliyordu. Babamın yorgunluğu yüzünden değil, omzundan belli oluyordu. Ama ben bir şey söyleyince o yorgunluk genelde yer değiştirirdi; sanki hatıraları hatırlamak, insana enerji verirdi.
“Baba,” dedim.Sesim kendinden emin çıktı.“Üzeyir Hacıbəyov’un bir filmi daha var.”
Babam elindeki bardağı masaya bıraktı. Bana baktı; gözlerinde hem merak hem de “hadi anlat” diyen bir sabır vardı.
“Hangisi?” dedi.
“Arşın Mal Alan,” dedim. “İzleyelim. Sonra yine yazacağım.”
Babam gülümsedi. Bu gülümseme, “tamam” demekten daha güçlüydü. Kumandayı aldı ama hemen açmadı; bir an sanki kelimeleri tarttı.
“Bu film,” dedi yavaşça, “bizde çok sevilir.”
Ben başımı salladım. “Ben de nedenini merak ediyorum zaten.”
Film başlayınca salonun ışığı değişti. Ekrandaki dünya daha renkli, daha oyunlu gibiydi. Şarkılar vardı ama bu kez şarkılar sanki daha kıpır kıpırdı. İnsanlar saklanıyor, yanlış anlıyor, konuşurken bir şeyleri örtmeye çalışıyordu. Ben gülümsedim. Sonra durdum. Çünkü artık biliyordum: Bazı komediler, en ciddi şeyleri en hafif yerden anlatır.
Babam arada bir bana baktı. Ben gözümü ekrandan ayırmadım.
Baba,
Bu filmi izlerken daha başından şunu fark ettim: Buradaki mesele sadece aşk değil; asıl mesele “görmek”.
Asker’in evlenmeden önce sevdiği kızı görmek istemesi bana çok basit ama aynı zamanda çok cesur bir istek gibi geldi. Çünkü filmde bu istek, sanki büyük bir ayıpmış gibi saklanıyor. Kadınlar evlenecek, ama görülmeyecek. Sanki bir insanı tanımadan onunla bir ömür geçirmek normalmiş gibi.
Gülçöhre’yi sevdim. Çünkü o da sadece sevilmek istemiyor; anlamak ve anlaşılmak istiyor. Filmde kadınlar sessiz değil aslında. Daha çok, susturulmuş gibiler. Ama şarkılar başladığında, onların ne düşündüğünü gerçekten duyuyoruz.
Komik sahnelerde güldüm. Sonra şunu anladım: Asıl komik olan, insanların her şeyi bu kadar zorlaştırması. Birbirini görmek, tanımak, konuşmak bu kadar basitken; gelenekler her şeyi düğüm yapıyor.
Bu filmi izlerken Üzeyir Hacıbəyov’un zekâsını bir kez daha hissettim. İnsanları kırmadan eleştiriyor. Kimseyi doğrudan hedef göstermiyor; ama herkese ayna tutuyor. Bu bence çok zor bir şey. Çünkü birine “yanlış yapıyorsun” dersen savunmaya geçer. Ama gülerek gösterirsen düşünmeye başlar. Burada hem gelenek var hem değişim. Ne her şeyi yıkıyor ne de her şeye boyun eğiyor. Sanki “aklımızı kullanalım” diyor.
Asker’in kılık değiştirmesi de bana şunu düşündürdü: Bazen insanlar kimliğini saklamaz, niyetini saklar. Asker ise tam tersini yapıyor. Kılığını saklıyor ama gerçeği arıyor: “Ben kimle evleneceğim?” sorusunun cevabını gerçekten bilmek istiyor. Bu filmden sonra şunu fark ettim: İnsanlar bazen birbirini görmekten korkmaz; değişmekten korkar. O yüzden “görmek” basit bir şey gibi görünse de aslında cesaret istiyor.
Sanırım biz bu filmleri izlerken sadece eski bir zamanı görmüyoruz. İnsanların neden hâlâ aynı yerlere takıldığını da görüyoruz. Bu yüzden bu hikâyeler eskimiyor.
Kızın Sakine.



Yorumlar