Gəlin Qayası
Tiyatro binasının önünde durduğumuzda hava henüz kararmamıştı. Bakü’nün rüzgârı, denizden gelen serinlikle karışıyordu. Binanın cephesi ağır ve sakindi; acele etmeyen bir hafızası var gibiydi. Babam biletleri cebinden çıkardı. İnsanlar yavaş yavaş merdivenlerden çıkıyordu. Kimse yüksek sesle konuşmuyordu. Bu sessizlik, birazdan sahnede anlatılacak hikâyeye bir hazırlık gibiydi. Azərbaycan Devlet Akademik Opera ve Bale Tiyatrosu’nun kapısından içeri girdiğimizde yüksek tavan, geniş fuaye ve eski taşların kokusu karşıladı bizi. Babam etrafına bakındı; belli ki burası onun için de sıradan bir yer değildi. Yan yana oturduk. Işıklar söndü. Orkestranın ilk sesi duyulduğunda, salonda konuşacak kimse kalmadı. Sahnedeki kaya, süslenmiş bir dekor değildi. Ağırdı. Sabit ve kaçınılmazdı. Gelin sahneye çıktığında, hikâyenin nereye varacağını az çok biliyordum ama yine de gözlerimi ayıramadım. Ara verildiğinde babam bana döndü. Sesi alçaktı, ama söylediği şey netti:
“Bu operayı yazan kadın, Doğu’da opera yazan ilk kadın besteciydi.” Sonra adını söyledi: Şəfiqə Axundova.
“Ve,” dedi,“Üzeyir Hacıbəyov’un öğrencisiydi.” Bu bilgi, sahnede izlediğim her şeyi başka bir çerçeveye oturttu. Gelin artık sadece bir karakter değildi; onun hikâyesi, bu eseri yazan kadının varlığıyla birleşiyordu. İkinci perde başladığında, gelin kayaya doğru yürürken salon tamamen sessizdi. Kimse yerinden kıpırdamadı. Bu, bir sonu izlemekten çok bir karara tanıklık etmek gibiydi. Perde kapandığında alkışladık. Ama acele etmeden.
Baba,
Bu mektubu Bakü’den döndükten sonra yazıyorum. Operayı izlediğimiz akşamdan beri zihnimde dönüp duran şeyler var ve bunları sana söyleyerek değil, yazarak toparlayabiliyorum. Gəlin Qayası bir trajedi gibi anlatılsa da, bana göre asıl meselesi aşk değil. Gelinin sevdiği adam ya da evlendirildiği kişi, hikâyenin merkezinde durmuyor. Merkezde olan şey, bir insanın kendi hayatı hakkında söz söyleme hakkı. Gelin, sahnenin sonuna kadar tereddüt eden biri değil; aksine, seçeneklerinin farkında olan ama kabul edemeyen biri. Müzikal yapı da bunu açıkça gösteriyor. Koro, sürekli bir baskı ve yönlendirme hissi yaratıyor. Bireysel sesler ise ya bastırılıyor ya da yalnız bırakılıyor. Gelinin aryaları, özellikle son bölümlerde, duygusal patlamadan çok netlik taşıyor. Bu bana, kararın bir anlık öfkeyle değil, uzun bir düşünme süreciyle alındığını düşündürdü. Ara verildiğinde bana söylediğin şey, operayı başka bir seviyeye taşıdı. Bu eserin bestecisinin Şəfiqə Axundova olması ve Doğu’da opera yazan ilk kadın olarak anılması, sahnedeki hikâyeyle doğrudan bağlantılıydı. Çünkü bu opera, sadece bir kadının kaderini anlatmıyor; onu yazan kadının da o kaderle nasıl yüzleştiğini ima ediyor. Bir de onun, Üzeyir Hacıbəyov’un öğrencisi olması önemli. Bu bana şunu düşündürdü: Gəlin Qayası, bir geleneğin içinden doğuyor ama o geleneği sorguluyor. Yani tamamen karşısında durmuyor; içinden konuşuyor. Bu da eseri daha güçlü kılıyor. Sen bu operayı seçerken bana bir ders vermeye çalışmadın. Ne düşünmem gerektiğini söylemedin. Sadece beni bu salona getirdin ve birlikte izledik. Sanırım ben bunu şöyle anladım: Hayatta her zaman iyi seçenekler olmaz. Bazen insanın önünde yalnızca kendi seçimini savunmak kalır. Bu opera bana bunu gösterdi. Bunu bana uzun bir konuşmayla değil, bir akşam boyunca aynı koltukta oturarak anlattığın için teşekkür ederim.
Kızın Sakine.



Yorumlar