Öğle Vakti
Yaz tatilleri çok gürültülüydü bu mahallenin. Rus yapımı dokuz katlı binanın bir ucundan diğer ucuna beş dakika yürüme mesafesi vardı. Üç rakip bakkal köşelere ve ortaya yerleşmiş, mikro ekonomik bir çekişme içerisindeydiler.
Mahallenin erkekleri tavla, domino, satranç ve benzeri oyunlar oynamak için kendilerine güzel bir çardak yapmışlardı. Her akşam buradan yükselen kahkahalardan kimlerin yendiğini anlayabiliyorduk. Kadınların sosyalleşmeleri için ise mahallenin farklı noktalarında banklar vardı. Onların alanları çok özenli değildi. Duydukları ve gözlemledikleri konuların gıybetini yapmak için sandalye bile yeterliydi.
Binanın köşesindeki okulun büyük bahçesi ve mini sahası ise gençlerin futbol ve voleybol meydanıydı. Oralarda hem sosyalleşip hem de kaynaşıyorlardı.
Gelelim çocuklara.
Çevredeki her yer onların oyun alanlarıydı. Sabah uyandıkları gibi kahvaltılarını yapıp kendilerini dışarı atıyorlardı. Mahallede her yaştan çok fazla çocuk olduğundan en az beş altı farklı grup vardı. Bu gruplardan hiçbirine dâhil olmayan üç kardeş vardı. Anneleri ölmüştü. Babaları ise sabah erkenden işe gider, gece yarısı yalpalayarak, elinde bir iki siyah poşetle mahalleye dönerdi. Kardeşlerin bir de sokakta yaşayan, Roma ismini verdikleri köpekleri vardı. Roma sabah onların gelmesini bekler, geceye kadar peşlerinden ayrılmazdı. Öğlene doğru mahallenin ses grafiğinde sönümlenme yaşanıyordu.
Anneler çocuklarını öğlen yemeği ve uykusu için çağırmaya başlıyordu.
— Elvin!
Bir pencere açılıyordu.
— Leyla, hadi kızım!
Başka bir pencere.
— Murat! Kaç kere çağıracağım seni?
Çocuklar duymazdan gelerek son paslarını veriyor, oyunu biraz daha uzatmaya çalışıyorlardı. Sonunda annelerin sesindeki ton değişince toplarını bırakıp evlerine koşuyorlardı. Binanın cephesinde açılıp kapanan camlardan dolayı bir dalgalanma oluşuyordu. Kardeşlerin penceresi ise her zaman kapalı olan bir yapı elemanıydı. Bir süre sonra koskoca bahçede yalnızca üçü kalıyordu. Bir de Roma. Çocukken onları biraz kıskandığımı hatırlıyorum. Biz tam oyunun en güzel yerinde eve çağrılırken onlara karışan kimse yoktu. Ne öğlen uykuları vardı ne de terli terli su içtiklerinde kızan biri. Eve geç kaldıkları için azar işitmiyor, üstlerini kirlettiklerinde hesap vermiyorlardı. Özgürlerdi. En azından biz öyle sanıyorduk.
Mahallede onları gözetenler vardı elbette. Kimisi meyve verirdi. Bir başkası yaptığı yemekten fazla kaldığında tabak hazırlardı. Ortadaki bakkal, paraları yetmediğinde ekmeğin hesabını sormazdı. Bazen bir pencere açılırdı.
— Çocuklar, yemek yediniz mi?
Üç kardeşin en büyüğü her defasında aynı cevabı verirdi:
— Yedik.
Yemişlerse de söylerdi, yememişlerse de. Bir gün yine aynı cevabı verdi. Kadın inanmadı. Biraz sonra kendi oğlunun eline bir tabak tutuşturup aşağı gönderdi. Tabakta patatesli börek vardı.
Üç kardeş okulun duvarının dibindeki gölgeye oturdu. Roma da karşılarına geçti. En büyükleri börekleri saydı. Birini küçük kardeşine, birini ortancaya verdi. Sonuncusunu kendine aldı.
Roma gözlerini tabağa dikmişti. Üçü de böreklerinden küçük birer parça koparıp önüne attılar. Roma’nın da payı üç ayrı elden geldi. Tam o sırada yukarıdaki pencere yeniden açıldı.
— Oğlum! Sen de gel artık. Yemeğin soğuyor. Tabağı getiren çocuk koşarak apartmana girdi.
Pencere kapandı. Üç kardeş duvarın dibinde yemeklerini yemeye devam ettiler. Saat ikiye doğru mahalle yeniden canlanmaya başlıyordu. Önce bir pencere açılıyor, sonra apartman kapısından bir çocuk çıkıyordu. Ardından bir başkası. Birkaç dakika içinde top yeniden yuvarlanıyor, okulun bahçesi bağrışmalarla doluyordu. Üç kardeş de aramıza karışıyordu.
Biz oyuna kaldığımız yerden devam ettiğimizi sanıyorduk. Onlarınsa kaldıkları bir yer yoktu.
Yıllar geçti. O mahalleden taşındık. Üç bakkaldan hangisinin diğerlerini yendiğini, çardağın hâlâ yerinde olup olmadığını, okulun bahçesinde çocukların hâlâ top oynayıp oynamadığını bilmiyorum. Üç kardeşe ne olduğunu da bilmiyorum.
Ama yıllar sonra bile yazın açık bir pencereden bir annenin çocuğuna seslendiğini duyduğumda, nedense önce çocuğa değil pencereye bakıyorum. Sonra o öğle vakitlerini hatırlıyorum. Bizi eve çağırırlardı. Onların penceresi hiç açılmazdı.



Yorumlar