Masa
- 5 Tem
- 2 dakikada okunur
Sergide birçok eseri gördükten sonra daha duygulu bir şeyler arayarak dolaşmaya devam ediyordum. Kimi tablolar teknik becerileriyle etkiliyor, kimileri renkleriyle dikkat çekiyordu. Ama aradığım şey biraz daha farklıydı. İçinde bir hikâye taşıyan, karşısında durduğumda bana bir şeyler fısıldayacak bir eser. Salonun köşesine doğru ilerlerken bir tablo dikkatimi çekti. Bir tiyatro sahnesinde yalnız başına duran kırılmış bir ahşap masa... Ne çevresinde insanlar vardı ne de dikkat dağıtacak başka bir unsur. Sadece sahnenin ortasında duran, sanki biraz önce yaşanmış bir olayın ardından sessizliğe gömülmüş bir masa. Bir süre karşısında durdum. Sonra biraz daha. Tablonun önünde ne kadar vakit geçirdiğimi bilmiyorum ama belli ki dışarıdan bakıldığında dikkat çekecek kadar uzun sürmüştü.
Yanıma yaklaşan beyefendi gülümseyerek, “Bir masaya bu kadar uzun bakmanız dikkatimi çekti.” dedi.
Gülümsedim. “Sanki bir şey söylemek istiyor. Bir anı anlatacak gibi bir hâli var.”
“İlginç...” dedi. “Bu resmi görenler genelde tiyatro sahnesini ya da kırılmış kısmını fark ediyor.”
“Ben masaya takıldım.”“Demek ki doğru resmi yapmışım.”Bu kez ona döndüm. “Neden?”“Çünkü hikâye tam da o masada saklı.”Birkaç saniye sessiz kaldıktan sonra elini uzattı. “Ben Ateş. Resmin sahibiyim.”
Eserin sahibiyle tanışmak beni mutlu etmişti. Ama asıl heyecanım şimdi başlamıştı. Çünkü uzun zamandır tablonun içinde saklı olduğunu düşündüğüm hikâyeyi dinlemek için sabırsızlanıyordum.
“Bu masanın bir hikâyesi var mı?” diye sordum.
Gülümsedi. “Hem de unutamadığım bir hikâye.” Bir süre tabloya baktıktan sonra anlatmaya başladı.
Ateş Bey yalnızca iyi bir ressam değil, aynı zamanda iyi bir anlatıcıydı. İnsan daha ilk cümlelerinden itibaren anlattıklarının içine çekiliyordu.
“Yıllar önce New York’ta bir tiyatroda sahnelenecek bir oyunun dekor çalışmalarında görev alıyordum.” diye başladı. “Sahnelenecek oyun Van Gogh üzerineydi. Başrolde ise Müşfik Kenter vardı. O gün son hazırlıkları yapıyorduk. Akşama perde açılacaktı. Bir anda içeriden bağrışma sesleri geldi. Gittiğimde Müşfik Kenter’in oldukça sinirlendiğini gördüm ‘Ben buna nasıl tekme atacağım?’ diye bağırırken önünde duran masayı gösteriyordu.
Meğer oyunun bazı sahnelerinde Van Gogh’un masaya tekme atması gerekiyormuş, ancak sahne için hazırlanan masa çelikmiş. Müşfik Bey de buna itiraz ediyordu. Karakterin yaşayacağı öfkeyi sahici göstermek istiyordu ama çelik masaya tekme atmanın mümkün olmadığını söylüyordu. Tartışma sürerken organizasyon ekibinden biri, ‘Ben bir çözüm bulurum.’ dedi ve tiyatrodan çıktı. Oyun saatine çok az kalmıştı. Hepimiz ne yapacağını merak ederken o New York sokaklarında masa arıyordu. Bir süre sonra küçük bir kafeye girip, içerideki ahşap masalardan birini gösterip satın almak istediğini söylemiş. Garson ne olduğunu anlayamayınca kafenin sahibini çağırıp durumu anlatmış. Van Gogh oyununu, Müşfik Kenter’i ve acilen ahşap bir masaya ihtiyaç duyduklarını söylemiş. Adam sessizce dinledikten sonra birkaç soru sorup masayı hediye etmiş. Para da almamış. Bir süre sonra o masa tiyatro sahnesindeydi. Müşfik Kenter o akşam oyunu o masayla oynadı. İşte resimde gördüğünüz masa bu.”
Ateş Bey sustu.
Ben yeniden tabloya döndüm. Birkaç dakika önce sahnenin ortasında duran kırık ve yalnız bir masa görüyordum. Şimdi ise o masanın etrafında görünmeyen insanları görüyordum. Rolüne saygı duyan bir oyuncuyu...Sorunu çözmek için sokaklara çıkan bir organizatörü... Hiç tanımadığı insanlara yardım eden bir kafe sahibini...Ve yıllar sonra bütün bunları unutmayan bir ressamı...Tablodaki masa hâlâ yalnızdı. Ama artık bana yalnız görünmüyordu.



Yorumlar