Yapraklar
Dedemle en sevdiği parkta domino oynamamıza rağmen keyfi yine yoktu. Konuşmayı da pek sevmezdi ama bir girişimde daha bulundum.
— Dede, sevdiğin parktayız. Deniz masmavi, ağaçların dalları bizi kucaklıyor ve en sevdiğin oyunu oynuyoruz. Neden hâlâ keyifsizsin?
— Bilmem, dedi.
Bu sefer ısrarcı olmaya niyetliydim. Aslında cevabın bir kısmını biliyordum. Anneannem vefat edeli beş yıl olmuştu. Annem, dedemi doğup büyüdüğü yerden iki bin kilometre uzağa, kendi yanına getirmişti. Çünkü dedem bugüne kadar ev işlerinin hiçbirinden haberdar olmamıştı. Ömrü boyunca çalışmıştı. Sağlık sorunları da başlayınca annem onu gözünün önünde tutmayı tercih etmişti. Kararı aslında yarı yarıya doğruydu. Annem dedemle özel olarak ilgileniyordu. İlaçlarını takip ediyor, doktor randevularını aksatmıyor, ihtiyaç duyduğu her şeyi düşünüyordu. Fiziksel durumu eskisinden daha iyiydi. Ama ruh hâli için aynı şeyi söylemek mümkün değildi.
Yaşananların üstüne, altmış beş yaşından sonra vatanından başka bir yere alışmak sanırım hiç kolay değildi. Hiç görmediğim büyük halam, dedemin kendi ülkesine dönmesi konusunda ısrarcıydı. Annem ise buna karşı çıkıyordu. Çünkü döndüğünde kendi başının çaresine bakamayacaktı ve bu durum, ablasının isteği doğrultusunda yeniden evlenmesiyle sonuçlanacaktı.
Dedemin de farkında olduğu bir şey vardı. Kimse ona kızı gibi bakamaz, sağlığıyla onun kadar ilgilenemezdi. Ama bütün bunlar onu; vatanından, akrabalarından ve kendi dilinde rahatça konuşabileceği insanlardan uzakta yaşamaya razı edecek kadar mutlu etmiyordu. Bu durum bize şunu söylüyordu: Dedemin ya bedensel sağlığı iyi olacaktı ya da ruhsal. Artık ikisinin birden iyi olma ihtimali kalmamış gibiydi. Dedem sorularıma kısa cevaplar vermeye devam etti. Elindeki domino taşlarını yavaşça diziyor, bazen oyundan çok denize bakıyordu. Hamlemi yaptıktan sonra bile gözlerini uzun süre ufukta tuttuğu oluyordu. O anlarda yanında değilmişim gibi hissederdim. Sanki benden, bu parktan ve önümüzde duran domino taşlarından çok daha uzak bir yerdeydi. Dedem sorularımı yine tek kelimelik cevaplarla geçiştirirken, üzerimizde bize gölge veren ağacın dalları sallanmaya başladı.
Rüzgâr sert değildi ama bu mevsimde yaprakların dökülmesine şaşırmıştım. Bazıları dallara sıkı sıkıya tutunuyordu. Bu rüzgârla yere inmeye hiç niyetleri yok gibiydi. Bazılarıysa belki de şaşkınlıkla kendilerini boşluğa bırakıyordu. Yapraklar yönlerini kendileri mi seçiyordu bilmiyorum. Ama ikisi, her eline bir tane düşecek şekilde dedemin avuçlarına kondu.
Dedem yaprakları eline aldı ve avuçlarının içinde sımsıkı sardı.
O an göz göze geldik. Söylemediklerini oradan anlamaya çalıştım.
Benden, hatta hepimizden önce sanırım yapraklar anlamıştı.



Yorumlar