Yılmaya
- 5 gün önce
- 2 dakikada okunur
—Arkadakilere söyle, nizamı bozmasınlar. Yerli yersiz de kişnemesinler. Dürat, liderinin sözlerini gecikmeden sürüye iletti. Kısa süre sonra yalnızca toynak sesleri kaldı. Arada bir ovadan esen rüzgâr kumları savuruyor, çöl yeniden sessizliğine gömülüyordu. Onlar, bu topraklarda hâlâ insanlara boyun eğmeyen son yabani atlardı. Yıllar boyunca nice sürüler yakalanmış, evcilleştirilmişti. Kimi savaş meydanlarına gitmiş, kimi yük taşımış, kimi de çocukların sevdiği gösteri atlarına dönüşmüştü. Ama bir sürü hep uzak kalmıştı. Çünkü başlarında Yılmaya vardı. Onu gören herkes önce güzelliğine hayran olurdu. Güneş, açık kumral tüylerine vurduğunda altın gibi parlar, rüzgâr uzun yelesini savurduğunda sanki çölün kendisi hareket ediyormuş gibi görünürdü. İnsanlar yıllarca onun peşinden koşmuştu. Onu yakalayabilirlerse, geriye kalan bütün sürünün de peşlerinden geleceğine inanıyorlardı. Ama Yılmaya, özgürlüğün yönünü herkesten iyi biliyordu. Yıllar geçtikçe çöl değişmeye başladı. Küçük göletler önce küçüldü, sonra çatladı ve tamamen kayboldu. Her yeni su yolculuğu, bir öncekinden daha uzundu. Dönüşte mutlaka birileri eksiliyordu. Yaşlılar, hastalar ve bazen de henüz koşmayı yeni öğrenen taylar...
Bir gün uzakta duman yükseldi. İnsanlar yeni bir kuyu açmıştı. Rüzgâr, suyun kokusunu bile taşıyordu. O gün sürü ilk kez uzun süre sessiz kaldı. Sessizliği genç bir at bozdu.
—Liderim.
Yılmaya başını çevirmedi.
—İnsanların yanında su var. Başka bir ses daha yükseldi.
—Biz özgürüz ama susuyoruz. Yaşlı bir kısrak konuştu.
—Özgürlüğün tadını biliyorum. Ama torunlarımın susuz ölmesini izlemek istemiyorum.
Kimse haksız değildi. Yılmaya bunu herkesten iyi biliyordu. Akşam olduğunda tek başına kurumuş göletin başına gitti. Çatlamış toprağa sonra uzakta parlayan kuyulara baktı. Hayatında ilk kez insanlara gitmeyi düşündü, belki sadece taylar büyüyene kadar gitmek mantıklı olabilirdi. Sonra başını kaldırınca uzakta boynunda kalın bir ip bulunan at gördü. Su içiyordu, ama başını istediği yöne çeviremiyordu. Yılmaya gözlerini kapattı ve o gece kararını verdi. Sabah olduğunda sürüden ayrılmak isteyen kimseyi durdurmadı. Gidenlerin ardından bakmadı çünkü açlık ve susuzluk, özgürlüğün bile önüne geçebiliyordu. Günler geçtikçe atlar ayrılmaya devam ediyordu. Kişnemeler azalmış, toynak sesleri seyrekleşmişti. Çöl her geçen gün biraz daha büyüyor gibiydi. En son Dürat kaldı.
—Bana kızıyor musun? diye sordu.
Yılmaya sessizce ona baktı. Dürat onun gözlerinden cevabı aldı.
—Hayır.
Dürat başını eğdi.
—Ben yaşamak istiyorum.
—Biliyorum.
—Sen?
Yılmaya uzaklara baktı.
—Ben de...Ama nasıl yaşayacağımı seçiyorum.
Dürat bir şey söylemedi. Yavaşça döndü. İnsanların açtığı kuyuların olduğu yöne doğru yürümeye başladı. Yılmaya uzun süre arkasından baktı. Sonra o da yürüdü. Ama tam tersine. Ne bir sürü vardı peşinde ne de onu takip eden toynak sesleri...Sadece rüzgâr vardı. Güneş yine tüylerine vuruyor, yelesini usulca savuruyordu. Onu gören biri olsa, çölde ilerleyen bir at değil de ufka doğru akan bir nehir sanabilirdi. Yılmaya durmadı. Önünde ne bir gölet ne bir kuyu ne de kendisini bekleyen bir sürü vardı. Sadece ufuk....ve kimsenin elinden alamayacağı özgürlüğü.



Yorumlar