Martı
- 28 Haz
- 2 dakikada okunur
Denizden bir martı yükseldi. Öyle süzülüyordu ki onun yerinde olmayı çok istedim. Hiçbir derdi olmadan yaşamanın nasıl bir şey olduğunu düşündüm. Kanatlarını açmış, rüzgârın yön verdiği yere doğru ilerliyordu. Uçmanın nasıl bir duygu olduğunu tüm benliğimle merak ettim. Martı denizin üzerinden parka doğru süzüldü. Oradan da sokağa yöneldi. Ben de peşinden gittim.
Bir ara beni fark etti mi diye düşündüm. Sonra bunun pek mümkün olmadığına karar verdim. Sonuçta ben onun için sıradan bir insandım. Bir marketin önüne geldiğinde ona ne alabileceğimi düşünerek içeri girdim. Tam kasadayken dışarıdan gelen bir ses duydum. Dönüp baktığımda martıya bir arabanın çarptığını gördüm. Az önce denizin üzerinde süzülen, özgürlüğüne imrendiğim canlı şimdi yolun ortasında hareketsiz yatıyordu. Bir an içimden tuhaf bir düşünce geçti. Onu ölüme ben mi götürmüştüm? Bu düşünceden kurtulmaya çalışırken dikkatimi çeken başka bir şey oldu. Martıya çarpan yaşlı kadın çığlıklar içinde yere çökmüş, onu kollarının arasına almıştı.
“Ben olmasam yaşayacaktın. Şimdi ben bu vicdanla nasıl yaşayacağım?” diyordu. Daha önce çok ağlayan insan görmüştüm. Ama sebepleri farklıydı. İlk kez bir insanın, bir canlıya zarar vermenin acısıyla bu kadar sarsıldığına tanık oluyordum. Marketin kapısının önünde olanları izlerken insanlar bir yandan kadını sakinleştirmeye çalışıyor, bir yandan da trafiğin yeniden açılması için yardımcı oluyordu. Biraz önce aklımı karıştıran düşünce yeniden zihnime girdi. Acaba ben onu takip etmeseydim bu çarpışma yaşanacak mıydı? Mantıklı değildi. Martı beni fark etmemişti bile. Peki neden ben markete girince o da inmeye çalıştı? Yok, bunlar vicdanımın olaydan nasiplenme isteğiydi. Onun da bir görevi vardı ve belli ki boş kalmak istemiyordu. Bu kez yanlış bir görev seçmişti. Konunun benimle ilgisi yoktu. Hem yaşlı kadın da bir süre sonra normale dönecekti. Hangi acı sonsuza kadar sürüyordu ki? Sonra yerde yatan martıya baktım. O bir kuştu. Yarın ödeyeceği faturalar yoktu. Geçmişte yaptığı hataları düşünüp geceleri uykusuz kalmıyordu. Kimseye karşı sorumluluk hissetmiyordu. Belki tek derdi karnını doyurup güvenli bir yere konmaktı. Biz insanlar gibi onlarca meseleyle aynı anda uğraşmıyordu. Yaşamanın kıymeti biraz da bütün bunlarla mücadele etmek değil miydi?
Kendimi buna inandırmaya çalıştım. Ama bir türlü olmadı.
Düşünüyorum da…
Madem yaşamı bu kadar değersizdi, neden on dakika önce yerinde olmak istemiştim?
Bir hayli uzaklaştıktan sonra dönüp arkama baktım. Yaşlı kadın birkaç adım geride durmuştu. Martının kanadı rüzgârla birlikte yeniden hareket etti. Uzaktan bakınca hâlâ uçmaya çalışıyor gibiydi.



Yorumlar