Otomatik Piyano
Köy onları fark etmedi. Bu köyün alışkanlığındandı. Köyde bir evin kapısı uzun süre kapalı kalır, sonra bir gün açılır; içeride bir ışık yanar, dışarıya bir sandalye çıkar, bahçede bir ses duyulurdu. İnsanlar ancak o zaman “geldiler” derdi. Bu iki arkadaş için de böyle oldu. Şehirden gelmişlerdi. Birinin işi bilgisayarla yürüyordu; gün içinde ekrana bakıyor, akşamları gözlerini dinlendiriyordu. Diğeri işini bırakmıştı; “bir süre duracağım” demişti ama o “bir süre” şehirde sürekli uzayan bir şeye dönüşmüştü. İkisinin de ortak tarafı, her şeyin konuşulmak zorunda olduğu bir hayattan yorulmuş olmalarıydı. Ne yapıyorsun, niye yapıyorsun, sonra ne olacak… Evi tuttuklarında ilk fark ettikleri şey sessizlik değildi; sessizliğin içindeki boşluktu. Şehirde sessizlik bile doluydu, burada ise sanki sesin nereye gideceğini bilmediği bir boşluk vardı. İlk geceler, konuşmaları bile farklılaştı. Birbirlerine kısa cümlelerle değil, uzun suskunluklarla cevap verdiler. Piyano, o suskunlukların içinde daha da belirginleşti. Bir akşam, piyanonun yanında durmuşlardı. Oda soğuktu; ev hâlâ tam ısınmamıştı. Ortaya atılan fikir ortam sıcaklığını değiştirmişti. Bu fikir, bir şaka gibi de okunabilirdi; bir deney önerisi gibi de. Aslında ikisi de tam değildi. İçinde merak vardı, evet; ama merakın yanında, sessizliğin içinde bir şeyin yankılanmasını görme isteği de vardı. Bir de şehirde kimsenin dönüp bakmadığı şeyin burada nasıl bir anlam kazanacağını sezmek. Piyanonun mezarlığın yanındaki açıklıkta konumlandırılması... O açıklığı daha önce yürürken görmüşlerdi; yolun biraz dışında, insanların geçerken hızlandığı, bakıp durmadığı bir yerdi. Mezarlık uzak sayılmazdı ama konuşulmazdı; mezarlık, köyün dilinde orasıydı. O gece piyanoyu taşıdılar. Mezarlığın yanındaki açıklığa vardıklarında rüzgâr vardı. Rüzgâr, sesin yolunu değiştiriyordu; kimi an yaklaşır gibi, kimi an uzaklaşır gibi. Piyanoyu toprağa sağlam basacak şekilde yerleştirdiler. Üzerini örtmediler. Saklamak istemediler; çünkü saklamak, bulunmasını istemek anlamına gelirdi. Onların istediği, bulunması değil, fark edilmesiydi. Tek bir melodi ayarladılar. Ne neşeli ne yaslı. Sanki bir şey hatırlatmak istemiyor da sadece var olmak istiyordu. İlk gün kimse durmadı. İkinci gün, öğleden sonra, köyün dışından gelen bir genç mezarlığın yanından geçerken piyanoyu gördü. Gördüğü şey gizli değildi; netti, gerçekti, oradaydı. Piyano, mezar taşlarına yakın duruyordu ve bu yakınlık, sanki eşyanın kendisini bile değiştirmişti. Genç önce şaşkınlıkla yaklaştı, tuşlara uzanacak gibi oldu, sonra eli havada kaldı. O sırada melodi başladı. Tuşlar kendi kendine inip kalkıyordu. Genç, bir an piyanonun arkasına dolaştı, yanına baktı, çevresine döndü. Kimse yoktu. Bir gölge yoktu. Müzik vardı, ama müziğin sahibi yoktu. Gencin yüzü değişti. İki adım geri gitti. Sonra daha hızlı geri gitti. Koşmaya başladığında artık piyanoya bakmıyordu; mezarlıktan kaçıyordu. Eve vardığında dili dönmedi. Bu, köyde tek bir cümleye dönüştü: “Dili tutulmuş.” Başta herkes bunun korkudan olduğunu düşündü. Ama o akşam melodiyi başkaları da duydu. İki kişi, mezarlığa giden yolun üstünde durup uzaktan baktı. Piyano oradaydı. Tuşlar hareket ediyordu. Başında kimse yoktu. Ertesi gün aynı şey oldu. Sonraki gün yine. Köy halkı, piyanonun orada olduğuna alıştı. Asıl alışamadıkları, orada olmasına rağmen kimsenin çalmamasıydı. Ortaya fikirler atılıyordu ama filizlenmeden uçup gidiyordu. Bir ruhun çalması fikri ise belirsizliğe son koymuştu. Kim söyledi, belli değildi. Belki o gencin annesi, belki mezarlığa yakın evi olan biri, belki de sadece biri… Ama bir kez söylendikten sonra cümle, herkesin ağzına uyan bir şeye dönüştü. Piyano artık bir piyano değildi. Bir işaret gibiydi. Mezarlığa yakın bir yerde, insan eli olmadan çalan bir şeyin adı zaten hazırdı: ruh. İnsanlar yaklaşmadı. Ama uzaktan bakmaya başladılar. Akşamüstleri, melodi saatine yakın, mezarlık yolunda kısa süreli kalabalıklar oluşur oldu. Kimse birbirine bakmıyordu; herkes aynı yöne bakıyordu. Kimi başını eğiyor, kimi avuçlarını açıyor, kimi sessizce ağzını oynatıyordu. Bir sabah piyanonun önünde küçük bir taş belirdi. Kim koymuştu, bilinmedi. Ertesi gün taşın yanında bozuk para vardı. Sonra iki bozuk para. Sonra bir mendil. Mendilin içine sarılmış bir saç teli. Ardından küçük bir kâğıt parçası: “Çocuğum iyileşsin.” Birkaç gün içinde, insanlar birbirinden habersiz aynı şeyi yapmaya başladı: oraya bir şey bırakmak. İnsan adak adar, olur ya da olmaz; ama adak, insanın içini rahatlatırdı. Piyanonun kimse tarafından çalınmamasıyla adak, birbirini tamamladı. Çünkü ikisi de görünmeyene hitap ediyordu. İki arkadaş uzaktan izledi. Başlarda bu izleme, bir deney gibi duruyordu. Sonra bir alışkanlığa dönüştü. Sonra da farkında olmadan, evin içinde yürürken bile o melodinin saatini düşünmeye başladılar. Bu kadarına gerek yoktu dedi arkadaşlardan birisi bir akşam, sadece götürdük oraya koyduk kötü bir şey yapmadık dedi diğeri. Birbirlerini ikna ettiler, ne de olsa insanlar her şeyi kendileri yaptı. Taşı, parayı, notu…İçinde rahatsızlık vardı ama rahatsızlığın adı yoktu. Çünkü ortada bir zarar görmüyordu. Kimse ağlamıyor, kimse kavga etmiyor, kimse birine saldırmıyordu. İnsanlar sadece inanıyordu. İnanmanın zararı olur muydu? Bunu kendine sorduğunda cevabı yoktu. Kutudaki paralar zamanla arttı. Bu artış, iki arkadaşın zihninde başka bir şeyle birleşti: “Demek ki bu, sadece bir ses değil.” İnsanların parayla konuşması, inancı daha gerçek yapıyordu. Bozuk para, sözden daha ağırdı. Melodi haftalarca sürdü. Bir akşam, melodi saatine yakın, o evin içinde duramadı. İçerideki hava ağır gelmişti. Pencereyi açtı, rüzgâr girdi. Mezarlık yoluna bakan tepede birkaç siluet biriktiğini gördü. İnsanlar yine bekliyordu. Biraz yürüyeceğim diyerek evden çıkarken, diğeri başını kaldırmadı. Dışarı çıktığında hava keskinleşmişti. Toprak kokusu vardı. Ayaklarının altında taşlar çıtırdıyordu. Mezarlığa yaklaşınca, açıklığın karanlıkta daha derin göründüğünü fark etti. Piyanonun silueti uzaktan seçiliyordu. İnsanlar, alıştıkları gibi yaklaşmıyordu; uzakta bekliyor, gözlerini kırpmadan bakıyordu. Onu fark ettiklerinde, elindeki çekici de fark ettiler. Başta kimse bir şey demedi. Piyanoya doğru yürüdü. Çekici kaldırmadı henüz, sadece piyanonun önünde durdu. Kapağına dokundu. Ahşap soğuktu. “Ne yapıyorsun?” dedi bir kadın, aceleyle. Cevap vermedi. Çekici kaldırdığı anda, birkaç kişi aynı anda harekete geçti. Bir el koluna yapıştı. Başka biri önüne geçti. “Dokunma,” dedi biri.“Oraya dokunulmaz.”
“Bu bir piyano,” dedi. “Bir makine. Kendi kendine çalıyor gibi duruyor ama biri çalmıyor. Ben koydum bunu buraya.”
“Yalan,” dedi yaşlıca bir adam. “Kimse durup dururken buraya piyano koymaz.”“Bakın,” dedi. “İçinde mekanizma var. Ayarlı. Elektrik bile istemez. Otomatik.” Çekici indirdi. Ahşap çatladı. Ses, beklediğinden daha tok çıktı. İnsanlar bir an geri çekildi. O anlık boşlukta ikinci darbeyi indirdi. İçerden metalik bir ses geldi. Mekanizmanın yerinden oynadığını hissetti. “Yapma!” diye bağırdı biri. Üçüncü darbeyi indiremedi. Çünkü artık insanlar tamamen önündeydi. Birkaç kişi çekici elinden aldı. Bir başkası piyanonun önüne geçti, sanki kendini koymuş gibi. “Yeter,” dedi kadın. “Kutsala dokundun.” “Kutsal değil!” diye bağırdı. “Bir eşya bu. Çalmıyor artık çünkü kırıldı. Çünkü ben kırdım. Kimse dinlemedi. Piyanonun tuşlarına bastı. Ses gelmedi. Mekanizma susmuştu. Bu, onun için kanıttı. Köy içinse başka bir şeyin başlangıcıydı. “Gördünüz mü?” dedi. “Artık çalmıyor. Çünkü bozuldu.”
“Ruh küstü,” dedi biri.“Çarptı seni,” dedi bir başkası.“İncittiğin için sustu.”
Sözleri, kalabalığın içinde eridi. Kimse ona bakmıyordu artık; piyanoya bakıyorlardı. Piyanonun sessizliğine. “Bu köyde kalamazsın,” dedi yaşlı adam. “Kutsala el uzatan burada duramaz.”
Piyano bir daha çalmadı. Ama insanlar gelmeye devam etti. Kutuyu bıraktılar. Parayı koydular. Çünkü artık mesele ses değildi. Mesele, bir zamanlar orada bir ruh tarafından çalınmış olmasıydı. Ve onu susturanın insan olması, inancı bozmamıştı. Daha da sağlamlaştırmıştı.



Yorumlar